12 Ocak 2010 Salı

A Serious Man (2009)

Larry Gopnik: We're sitting shiva here.
Cop #1: You're *what*?
Larry Gopnik: A religious observance. We're... bereaved.
Cop #2: Who died?
Larry Gopnik: My wife's...
[breaks off]
Larry Gopnik: It's a long story.


Film Yahudi bir çiftin başından geçen bir olayla açılır. Adam yolda evine doğru giderken karısının Reb isimli bir tanıdığından yardım alır ve neşeyle evine gider. Karısına olayı neşe içinde anlatır ve Reb’i eve yemeğe çağırdığını söyler. Buna karşılık karısı şaşkına döner ve durumu korku içinde karşılar. Zira Reb üç sene önce ölmüştür. Kocası buna gülüp geçse de kadın bunda ısrarcıdır ve Reb’in bir dybbuk (Yahudi kültüründe ölmüş bir kişinin bedenine giren kötü ruh) olduğunu iddia eder. Evlerine davet edildiği üzere eve gelen Reb bir süre oturup aileyle konuştuktan sonra kadın, Reb’in sözlerine dayanamaz ve elindeki buz kıracağıyla Reb’i göğsünden saplar. Bunun üstüne Reb şaşkınlık içinde kadına bakar ve “yapılan iyiliği böyle mi ödüyorsunuz?” gibisinden laflar eder ve göğsü kanlar içinde evden yürüyerek çıkıp gider. Kocası karısına bakar. Reb’in cesedini bulacaklarını ve mahvolduklarını söyler. Kadın da, bir bok olmaz şeklinde kapıyı kapatır. Biz ise adamın dybbuk mu olduğunu yoksa hakikaten Reb amcam olduğunu mu çözemeyiz.

Coen biraderler aşırı dozda komik filmleri, 2008 yapımı, Burn After Reading’den sonra karşımıza yine ciddi bir filmle çıkıyorlar. Tabi bu ciddilik yine kendi ayarlarındaki, Coen tarzında, bir ciddilik. Filmin ismi bile ciddi… A Serious Man (Ciddi Bir Adam).

A Serious Man’e, Coen’lerin en kişisel filmleri deniyor. Bunun hakkında hiçbir fikrim yok. Hatta Yahudi olup olmadıklarını bile bilmiyordum, umurumda da değildi açıkçası. Kendi çocukluklarını abartarak mı bize aktardılar yoksa olduğundan daha azını vererek başka bir şeye mi çevirdiler onu da bilmiyorum. Ama kafayı taktıkları şey o kadar basit ve şahane ki ben filmi açık ara, tabi The Big Lebowski’den sonra, Coen’lerin en iyi filmi ilan ettim kendi çapımda. Bu ilana etkisi dokunan bir başka şey de şüphesiz ‘kara komedi’de kült sayılabilecek bir filme imza atmış olmaları. Öyle ki filmi kötü bir ruh hali içinde izlerseniz kendinizden geçme riskiniz var, birkaç absürd Coenic (o ne be?) sahneler dışında. Öte yandan yakın arkadaşlarınızı alıp geyik çevire çevire izlediğiniz zaman bile kahkahadan kırılacağınız bir film bu. Ya da ikisini bir arada yaşama şansınız da var. Öyle bir yapıya oturmuş ki film, komedi unsuruyla dramatik unsurlar bir arada şahane bir uyum oluşturmuş.

Yahudi bir aile olan Gopnik ailesiyle birlikte 1967 yılında Minneapolis banliyölerindeyiz. Baba Larry Gopnik bir fizik öğretmeni ve tahtasını bir sürü işlem ve olasılık bilmemneleriyle (anlamıyorum fizikten ne yapalım) doldurup, Schrödinger’in Kedisini anlatmaya çalışan bi adam. Küçük oğlu Danny sürekli marihuana içip, sinagogda ders sırasında kulaklıkla Jefferson Airplane - Somebody to Love dinliyor. Kızı Sarah, babasının cüzdanından burun ameliyatı için para çalıyor. Karısı Judith ise aile arkadaşı Sy’la kırıştırıyor ve Larry’den boşanmak istiyor. Ve üstüne üstlük bu boşanmanın haricinde “get” denilen bir dinsel boşanma daha istiyor (bu dinsel boşanmada kadın, kocası tarafından azat ediliyor ve zina yapmadan herhangi bir erkekle tekrar birlikte olabiliyor). Larry’nin kardeşi Arthur ise ev bulmakta zorluk çektiği için evin kanepesinde uyuyor, banyodan hiç çıkmıyor ve olasılıklar üstüne sayısal bir tez yazıyor. Ve karısının boşanmak istemesiyle birlikte Larry, bir bilinmeyenler tufanının içinde kaybolmaya başlıyor.

Film genel olarak sürekli hayatta cevabına ulaşmak istediğimiz soruların çoğu zaman yanıtsız bırakılması üstüne kurulmuş, ya da en azından ben öyle anladım. (Başka şeyler anlayanlar/çıkaranlar da çıkabilir, çok geniş bir film.) Örnek olarak Larry’nin ofiste bulduğu içi para dolu zarfı kendisini sınavdan geçirmesini isteyen öğrencisi Clive’ın bıraktığını zannedip, öğrencinin babasıyla atıştığı bir sahne var ki, o sahne filmin genel özeti gibi diyebilirim. Larry Clive’ı rüşvet vermekle suçlar fakat babası bunu iftira olarak algılar, ona dava açmakla tehdit eder ve oğlunu geçirmesini ister. Larry çocuğu sınavdan geçirmezse, babası yine dava açacaktır. Bu sefer de rüşvet aldığı için. Bunun üstüne Larry tekrardan çocuğun parayı bıraktığını savunur. Babası yine bunun bir iftira olduğunu söyler. Larry bunun çok saçma olduğunu ve parayı ya bıraktığını ya da bırakmadığını söylemeye çalışır lakin babası güzel bir cevap verir. “Please. Accept the mystery.” (Lütfen. Fazla Kurcalamayın.)

A Serious Man de tam olarak bunun üzerine kurar yapısını. Giriş sahnesindeki adama ne olmuştur? Kardeşi gerçekten bota binip Kanada’ya gitse ne olur, ne değişir? Başına ne gelir? Dişçi, hayatın anlamını Yahudi olmayan bir adamın, bir avuç dişinden yola çıkarak çözse kime neye yararı dokunur? X-ray’in sonuçlarını öğrensek ne olur, tufana kapılıp gidip gitmemeyi bilmenin bize ne yararı dokunur?

Ne kadar ciddi olmaya çalışırsan çalış ya da ne kadar ciddi olursan ol, nereye ve kime gidersen git, ne yaparsan yap, olayların ne ifade ettiklerini öğrenmeye çalışmak hiçbir şey ifade etmeyecektir ve hayat yine senin kurduğun denklemlerle açıklanmayacaktır. Olaylar ajandana göre gelişmeyecek, insanlar istediğin şekilde değişmeden durmayacaktır. Basit hayatın her zaman uçurumun kenarındadır ya da üstüne doğru gelen bir tufanın eşiğindedir. Sen istediğin kadar çabala, istediğin kadar sorgula… Hiçbir şeyin tam yanıtını her seferinde alamayacaksın.

Yönetmen : Joel & Ethan COEN
Senaryo : Joel & Ethan COEN
Görüntü Yönetmeni : Roger DEAKINS
Yapım : 2008 - ABD - 105 Dk.
Tür : Dram / Komedi

Oyuncular:
Michael STUHLBARG
Richard KIND
Fred MELAMED
Sari LENNICK
Aaron WOLFF
Jessica McMANUS
Peter BREITMAYER

18 Aralık 2009 Cuma

Revolutionary Road – Hayallerin Peşinde (2008)

Road to Perdition ve American Beauty gibi filmlerden tanıdığımız Sam Mendes’in, başrollerinde Kate Winslet ve Leonardo DiCaprio olan 2008 yapımı nispeten yeni filmi. Titanic’ten beridir herhangi bir romantik filmde tekrar oynamak istemeyen Leo ve Kate pek de romantik sayılmayacak bir Richard Yates kitabı uyarlamasında tekrar birlikte boy gösteriyorlar. Her ne kadar filmin afişinden gebeş, boş, Oscar’a oynayan bir film gibi görünse de, bundan daha fazlasını buldum ben niyeyse filmde.

Yedi yıldır evli olan Frank (Leo) ve April Wheeler (Kate) çifti, Connecticut banliyölerinde nispeten normal ve iyi sayılabilecek tipik bir Amerikan rüyasını yaşamaktadırlar. Frank’in nefret ettiği bir işi, biri kız biri erkek olmak üzere iki çocuk, güzel fakat hayatta istediği yere gelememiş mutsuz da bir eşi vardır. Yedi yıl önce bir partide tanışıp âşık olan, birbirlerini bulduklarını sanıp anında evlenen ve böyle bir hayata bulaşan çiftlerden biridir onlar da. Zamanında güzel bir tiyatro oyuncusu olan April, berbat bir oyunda oynadıktan sonra oyunculuk kariyeri pek de iyiye gitmez. Frank ise daha büyüme çağında babasına “asla senin gibi bir işte çalışmayacağım” tarzı bir laf etse de, baba mesleğini yapmaktan kaçamaz ve boktan bir ofiste, kendi deyimiyle; bir şeylerin satılmasına yardımcı olur. İşinden nefret ettikten sonra ne satıldığı veya niye sattığın gereksizdir. April de Frank de hayallerinden git gide uzaklaşmışlardır. Her ne kadar Frank’in pek de hayatta yapmak istediği bir şey olmasa da, ya da bunu daha keşfedememiş olsa da… Sadece bu işi yapmak istemediğini bilmektedir. April ise büyük bir oyuncu olma hayallerinden, banliyö evinde bir anne olmaya gelmiştir. April bir gün yaşamak istemedikleri bu hayatı reddedip, çocukları da alıp Frank’le birlikte Paris’e taşınmak ister. Frank her ne kadar başta karşı da çıksa, April’in bir bakıma çocuksu, fakat yine de bir plan olan, planı hoşuna gider. Paris’e taşınacaklar, April devlet dairesinde bir iş bulacak -ki söylediğine göre Paris’te devlet dairesinde iyi para kazanılıyormuş- ve ailesine destek olurken, Frank de gerçekte hangi işi yapmak istediğini düşünecek. Plan iyi gibi görünür ve taşınmaya karar verirler. Fakat Frank’in işyerinde alacağı zamansız “terfi” ve emlakçı kadının akıl hastası oğlunu Wheeler’lara yemeğe getirmesiyle işler hiç de bekledikleri gibi gitmez ve git gide tutarsızlaşıp, sekteye uğrar.

Amerikan banliyö hayatına, masterını yaptığı filmden gayet iyi aşina olan Sam Mendes; Revolutionary Road’da American Beauty’e göre daha karanlık bir yol çizmiş. American Beauty’de her renkten insanın bunalımlarını izlerken, Revolutionary Road’da tek bir ailenin boka sarmış hayatlarını izlemek bir süre sonra insanı bunaltıp bünyesinde bir ağırlık yaratıyor. American Beauty’de ehehe, ehuehue diye gülücükler saçabildiğiniz anlar bunda pek yok diyebiliriz. Daha karanlık bir atmosfere sahip filmin oyunculukları ise adeta tavan yapmış. Kate Winslet’ın zaten ne kadar yetenekli bir hatun olduğuna aşinayız, öte yandan Leo ise Titanic’te kalkan götünü iyice indirmekle kalmadı her geçen sene mütevazı bir adam ve şahane bir aktör olma yoluna gidiyor iyice sanki. Titanic’te sağladıkları uyum ve ondan sonra yaşadıkları uzun dostluk ve ikisinin de iyi birer oyuncu olması filme gayet iyi yansımış. Filmin çoğunluğuna hâkim olan kavga sahnelerinde gerçekten üst düzey performanslar var. Zaten Leo da filmin kavga sahnelerinden epeyce yorulmuş ve bir sonraki filminden önce iki ay dinlenmek istemiş.

Devrimle kurulan Amerika’nın 50’lerde iyice boka sardığı ve konformizme iyice kendini kaptırıp, git gide kendini kaybetmeye başladığı o yıllarda geçen ve bundan sıkılan bir çiftin, daha çok April’ın, o hepimizin bazen -ya da çoğu zaman- yapmak istediği; “her şeyi bırakıp siktirip gitme” modelini uygulamaya çalışıp çuvallaması ve her şeyin olduğundan daha da boka sarması, devrimden uzaklaşıp yine lanet bir evrime doğru sürüklenmeleri ve sonunda keşke her şey eskisi gibi olsa diye düşünülecek kadar vahim bir duruma gelmek… Son derece acı. Her şeyi bırakıp gitmek, diğerleri gibi olmamak, illa yap denileni yapmamak, çekirdek bir aileye sahip olmamak, gereksiz sorumluluklardan kaçmak her ne kadar kulağa hoş gelse de; eninde sonunda bunların sadece hayalde kaldığını fark etmek ise bunun en acı tarafı belki de.

April Wheeler: Who made these rules anyway?

Yönetmen : Sam MENDES
Senaryo : Justin HAYTHE, Richard YATES (Roman)
Görüntü Yönetmeni : Roger DEAKINS
Yapım : 2008 - ABD - 119 Dk.
Tür : Dram / Romantik

Oyuncular:
Leonardo DiCAPRIO
Kate WINSLET
Michael SHANNON
Ryan SIMPKINS
Ty SIMPKINS
Kathy BATES
Richard EASTON

21 Ağustos 2009 Cuma

Thief - Hırsız (1981)

Frank (James Caan) hapisten yeni çıkmış profesyonel bir hırsızdır. Hapishanedeyken kendisine, dergi ve magazinlerdeki resimleri kesip bir araya getirerek oluşturduğu bir “hayattan istediği şeylerin listesi”ni yapmıştır. Bu resimdeki şeyleri (güzel bir ev, bir eş, çocuklar vs.) elde edince de emekli olup normal örnek bir vatandaş kimliğine bürünüp, hayatına o şekilde devam etmek istemektedir. Yapmakta olduğu elmas soygunlarıyla -ve sadece elmas soygunu yapmaktadır- amacına ulaşmaya çalışan Frank, amacına daha hızlı ulaşmak adına bir mafyanın büyük bir soygun planı teklifini kabul eder. Fakat mafyanın Frank’in hiç hoşuna gitmeyecek başka planları vardır.

Michael Mann’in ilk uzun metrajı olan ve kendisine Cannes Film Festivali’nde “Altın Palmiye” adaylığı kazandıran ve başrolünde, Godfather’daki Sonny rolünden tanıdığımız; James Caan olan filmi: Thief.

Tıpkı Heat’teki McCauley(De Niro) gibi, Frank sevilebilen bir hırsız. Tam olarak özdeşleştirilemese de sempati beslenebilen birisi. Fakat McCauley’nin aksine; Frank bir aile, bir hayat kurmak isteyen bir hırsız. 30 saniye içinde hayatındaki her şeyi bırakıp kaçmak yerine, 30 saniyede hayatını baltalamaya çalışan her türlü engeli ortadan kaldırmak isteyen -en azından öyle düşünen- birisi. McCauley ne kadar titiz hareket edip hayatında hiçbir şeye yer vermek istemiyorsa, Frank de o kadar hayatını doldurmaya çalışan bir hırsız.

Frank bu “hayal kartı” diye kısaca adlandırabileceğimiz; hayallerini topladığı karttakileri gerçekleştirmeye, bir yemek masasında, sevdiği kadın Jessie’yi (Tuesday Weld) buna ikna etmeye çalışmakla başlar. Ve filmin en duygulu ve James Caan’in adeta oyunculuk dersi verdiği bir sahne başlar.

Frank 20 yaşında hapse girmiştir ve 31’inde çıkmıştır. Zamanının tükendiğini ve ona hiçbir şekilde yetişemeyeceğini hissetmektedir. Tek doğru dürüst yapabildiği iş olan “elmas hırsızlığı” bu planlarına erişmekte ona iyi bir avantaj sağlamaktadır fakat bunları Jessie’ye kabul ettiremeyeceğini bilmektedir. Frank Jessie’ye, hapishanedeyken yaşadığı “hayat değiştiren” ve Frank’i uçurumun kenarına kadar getirmiş olan kötü bir olayı anlatır. Bu olaydan sonra Frank hayattan istediği şeyleri bir karta yapıştırmıştır. Ve kartta sadece ev, araba, çocuk gibi fani olgular değil, ölümün kendisi bile vardır. Jessie bunları hiçbir şekilde anlamak istemez, yaptığı bir iş, kazandığı bir para ve sigortası vardır. Frank’in her an her yerde yakalanabileceği olgusu ona en başta tüm bunlara inanmamayı aşılasa da, Frank’in hikâyesinden etkilenmemesi elde değildir… Başka bir Michael Mann filminin başka bir yemek sahnesinde daha bir hırsızın muhteşem bir oyunculuk sergileyip hayatı üzerine konuştuğu bir sahne daha akıllara gelmekte hemen, bu harikulade sahne hemen bittikten sonra. Ayrıca da, James Caan bu yemek sahnesinin hayatında en çok gurur duyduğu sahne olduğunu belirtmiştir.

Hayal kartında olan şeylerden birisi de Okla’dır (Willie Nelson). Frank’in babası kadar sevdiği, hapishanedeyken ona bildiği tüm şeyleri öğretmiş olan usta bir hırsız. Hayallerinde ona da yer vardır. Ama Okla’nın hapisten çıkmasına daha 10 ay vardır ama Okla kendi tabiriyle “bilmemne anjiti”dir ve 10 ay dayanamayacaktır. Ve Frank’ten onu dışarı çıkarmasını rica eder. Frank işi halledeceğini söyler. Belli bir süre Okla’dan filmde haber almayız. İleride hapisten çıkıp filme dâhil olacağını beklerken (büyük bir soyguna dahil olup sonra Frank’i korumak adına kendi hayatını feda edeceği gibi boktan bir “dahil olma” mesela) ani bir olayla Okla’nın hastaneye kaldırıldığını öğreniriz ve ardından da Okla’yı kaybederiz. Frank için bu kadar önemli birisi ve filme de katılacağını beklediğimiz bir karakter ani bir şekilde filmden çıkar. Bu durum hem seyirciyi hem de Frank’i bir şekilde göt eder. Öyle ki böyle bir olay karşısında yıkılan Franki’in, Okla’nın öldüğünü söyleyen doktora bir bakışı vardır ki, doktoru oynayan J. Jay Saunders sahne çekilirken epeyce korktuğunu itiraf eder. Zaten bu da sahnedeki yüz ifadesine yansır. Dolayısıyla filmin diğer bir harikulade sahnelerinden ve oyunculuk anlarından -hem frank hem doktor olmak üzere- birisine tanık oluruz.

Thief’e birçok yönden Michael Mann’in üslubunu oluşturan bir film diyebiliriz. Buram buram saf bir suç filmi kokmasına rağmen Mann bize hayalleri olan ve bunları gerçekleştirmeye çalışan bir hırsız vererek filmi sadece basit bir suç filmi olmaktan kurtarır. Buna ek olarak filmdeki aşırı -tabi bir suç filmine göre- saykodelizmi de ekleyebiliriz. Tangerine Dream’in filme yaptığı soundtrack bu saykodelizmin en büyük yaratıcısı desek, pek de yanlış olmaz. Tabi Mann bize öyle sahneler verir ki bu saykodelik müzik eşliğinde –büyük soygunda gerçekleştirilen kasa açma sahnesi- filmi izlerken kendinizi kaybetmeniz olası.

Frank bu hayallerini gerçekleştirmek uğruna ilk ve son olmak üzere mafyayla büyük bir soygun işine girer. Bu büyük soygundan alacağı parayla tüm hayallerini gerçekleştirebileceğini sanan Frank tabi çok büyük bir yanılgıya düşer. Onu kaybetmek istemeyen ve daima onlara çalışmasını isteyen mafya, Frank’in hayatını git gide satın alır. Hatta bu uğurda ona evlatlık bir çocuk bile “kiralar”. Hayatının ve hayallerinin git gide elinden alındığını fark eden Frank…

[Frank hands the card to Jessie]
Frank: I worked this out, in the stone cell.
Jessie: What’s this?
Frank: That is my life. And nothing, nobody can stop me from making that happen.


Yönetmen : Michael MANN
Senaryo : Michael MANN
Görüntü Yönetmeni : Donald E. THORIN
Müzik : TANGERINE DREAM
Yapım : 1981 - ABD - 122 Dk.
Tür : Aksiyon / Suç / Dram / Gerilim

Oyuncular:
James CAAN
Tuesday WELD
Willie NELSON
James BELUSHI
Robert PROSKY
Tom SIGNORELLI
Dennis FARINA
Nick NICKEAS

12 Ağustos 2009 Çarşamba

Summer - Yaz (2008)

Tutunamamak ne demektir? Sistemin ihtiyaçlarının karşılanamaması sonucu yaşanan nakitsizliğin bir tür sıkıntısı mı? Peki bu durum karşısında verilen en umutsuz tepki nedir? Tutunamayan insanlar grubuna mensup olduğun halde sürekli toprağın üzerine çıkmaya çabalamak mı? Yoksa nefes almamayı bir şekilde öğrenip ve hazmedip aşağıda yaşamayı kabullenmek mi? Summer adlı film, toplumun çoktan kaderlerini çizdiği ve “Siz bundan sonra buradasınız. Birileri de buralarda başıboş dolaşmak zorunda ki biz kendimizi iyi hissedelim.” dediği iki arkadaşın hikâyesi.

Shaun ve Daz iki çocukluk arkadaşı. Kenar bir mahallede, yarısını çoktan geçirmiş oldukları hayatlarına rağmen beraber yaşıyorlar. Daz bacaklarını kullanamıyor ve yaşayabilmek için Shaun'a muhtaç. Daz'ın bir tane de oğlu var. Ve tabii ki bu iki arkadaşın bir de Katy adında bir kız arkadaşları var. Katy aynı zamanda Shaun'un eski kız arkadaşı. Bu üçlü tüm çocukluklarını beraber geçiriyorlar. Shaun ve Daz uyumsuz çocuklar. Bir türlü akıllarını başlarına alıp, odaklanıp yapmaları gereken şeyleri yapamıyorlar. Okulda sorun çıkarıyorlar, diğer çocuklarla kavga ediyorlar. Shaun'un yazma problemi olduğundan, derste olan bitenleri anlamakta diğer çocuklara oranla bayağı bir yavaş kalıyor. Eğitim sistemi bu iki çocuğu içine almak istemiyor. İki çocuk iyi yönlendirilemiyor ve toplumun eğitimsiz, ekonomik zorluklarla boğuşan, sistemin, marketlerine kasiyerlik yaptırabilecekleri uygun bireyler haline geliyorlar. Bu sorunlar Katy ve iki arkadaşı birbirlerinden ayırıyor ve herkes kendi hayatlarına yollanıyor.

Shaun için tüm çocukluğu travmalardan oluşuyor. Çocukluğunda geçirdiği güzel yaz ayları hiç bir zaman aklından çıkmamış. Tam hayatının içinde... Hatta yatağından kafasını kaldırıp duvarına baktığında Katy ile kendisini bir gölün kıyısında görebilecek kadar içinde. Sürekli o günleri sayıklıyor. Bu sırada hayattaki tek arkadaşı olan Daz'ın sağlığının iyi olmadığını ve yakın bir zamanda öleceğini öğreniyor. Arkadaşı için pek fazla yapacak bir şeyi kalmayan Shaun, üniversiteyi okuyup büyük bir şirkette çalışmakta olan Katy'e bu durumu haber vermeye karar veriyor ve Katy'nin peşine düşüyor.

Summer sonuna kadar acıklı bir hikâye ve Avrupa sinemasının en çok sevdiği tema olan tutunamayan insanların hikâyesi. Hiç bir zaman bir şey olamamış ve olamayacak olan iki arkadaşın, orada burada -hiç bir zaman içinde olmayı istemeyeceğimiz bir yerlerde- hayatın içinden gelip geçişini gösteriyor. Bunu yaparken kahramanlarını bize acındırmaya kalkmıyor, onları çok fazla önemseyip bize suçluluk duygusu hissettirmeye çalışmıyor. Çok iyi bir sinematografi ile bir adamın hayatındaki -bir daha geri gelmeyecek olan- en güzel yaz mevsimini usul usul anlatıyor.

Yönetmen : Kenneth GLENAAN
Senaryo : Hugh ELLIS
Görüntü Yönetmeni : Tony Slater - LING
Müzik : Stephen McKEON
Yapım : 2008 - UK - 83 Dk.
Tür : Dram

Oyuncular:
Rachael BLAKE
Robert CARLYLE
Bethan DAVIES
Kate DICKIE
Jo DOHERTY
Steve EVETS
Julia FORD
Sean KELLY

İNCELEYEN : KAAN ÖZCAN

07 Ağustos 2009 Cuma

Caché - Saklı (2005)

Duvarlarda yılların entelektüel birikiminin yansıması olan kitapların, beyaz tonların hakim olduğu sade ve güzel tasarımlı mobilyaların, büyük şarap kadehlerinin olduğu tam korunaklı bir malikane. George kitaplar üzerine konuşulan bir talk show programının sunucusu. Anne ise kaliteli eserlerin fransızca çevirisinin yapıldığı bir yayın evinde çalışıyor. Pierrot ise ergenlik sorunlarıyla boğuşan evin küçük oğlu. Kusursuz bir Fransız burjuva ailesi. Yönetmen Michael Haneke'nin izlememiz için seçtiği bu aile bu kez, daha filmin ilk sahnesi ile birlikte izlendiklerinin farkına varıyorlar. Jeneriğin geçtiği bu sahne tam korunaklı malikanemizin dışarıdan çekilmiş bir video görüntüsü aslında. Bu video görüntüsü ailemize posta yoluyla yollanıyor ve içerisinde saldırgan hiç bir unsur barındırmamasına rağmen ailemizi terörize ediyor. George'un Anne'e dediği “Eğer provoke olursan onların istediğini yapmış olursun.” lafı da George'un bunu bir terörist saldırı olarak algıladığını gösteriyor. Haneke, sanırım burada bize bir burjuva ailesini darmaduman edebilmek için kendi evlerini dışarıdan izlettirmeniz yeterlidir demek istiyor.

Darmaduman olmuş George ve karısı Anne kasetlerini alıp apar topar polise gidiyorlar. Polis kasedi yeterince ofansif bulmadığı için bir şey yapamıyor. Sinir bozucu videolar posta yoluyla gelmeye devam ederken rutini kasede sarılı olan çizimler bozuyor. Anlam verilemeyen bu ilkokul çocuğu çizimleri George'u gereğinden fazla rahatsız ediyor. Hatta geçmişine dair rüyalar görmesine bile neden oluyor. Film bu durumdan sonra rengini belli ediyor ve aslında bir geçmiş hesaplaşmasını konu ettiğini açıklıyor.

Michael Haneke filmlerinin ortak teması olan ötekileştirme ve faşizm Cache'de de yoğunluğunu arttırarak devam ediyor. Hikaye motivasyonunu o kadar küçük ayrıntılardan alıyor ki, bu küçük ayrıntıları birleştirdiğinizde ortaya çıkan büyük resim insanı etkilemeye yetiyor. Tüm alt metninin dışında konvansiyonel izlencesi, kasetlerin kim ya da kimler tarafından gönderildiği sorusu etrafında ilerliyor. George bir dedektif edasıyla görüntüleri inceliyor. Aslında çok da araştırmasına gerek kalmıyor. Kasetler George'u Majid'e götürüyor. Majid Cezayir asıllı bir fransız. 1960'larda Fransa'nın Cezayirlilere uyguladığı katliam sonucu ailesi öldürülüyor ve Majid, George ve ailesi ile yaşamaya başlıyor. Küçük George kendisinden farklı olan bu Arap çocuğunu evinde istemediği için Majid'e bir oyun oynayarak -Majid'e bir horozun kafasını kestirir ve onu ailesine şikayet eder.- onu evden attıyor. Herkes kendi yoluna gidiyor. Cezayirli yaşaması gereken hayatı yaşıyor. Şanslı burjuva yaşaması gereken yaşamına devam ediyor.

Haneke, Majid ve George üzerinden, “aydın ve modern” Fransa'nın, “üçüncü Dünya ülkesi” olan Cezayir asıllı vatandaşlarının üstündeki, halen günümüzde de devam eden tutumunu inceliyor. Entelektüel gelişimini tamamlamış George, geçmişte yaptığı hatanın ahlaksal çöküntüsünün travmalarını yaşıyor. Bir yandan yaptıklarının yanlış olduğunu biliyor ve kendisine konduramıyor bile. Bir yandan da Majid ile karşılaştığında altı yaşındayken Majid'e davrandığından çok da farklı davranmıyor. Haneke burada da bazı derin sorular soruyor aslında. Altı yaşındaki çocuk yaptıklarından sorumlu olabilir mi? Altı yaşındayken kendisinden farklı olandan nefret etmesi ve onu kapı dışarı etmeye çalışması güdüsel bir tepki mi, yoksa öğretilmiş bir faşizmin sonucu mu? Ya da Fransa'ya özgü bir kolektif bilincin dışavurumu mu? Majid'in Fransa'nın sembolü olan horozun kafasını kesmesi belki bu soruya ufak bir yanıt olabilir. Acaba bu hikaye Fransa'nın Cezayir asıllı vatandaşlarına yaptığı ayrımcılığın bir alegorisi mi?

George' a yollanan kasetlerin akıbetinin belirsiz olması Haneke'nin Funny Games'de de yaptığı, Hollywood'un seyirciye dayattığı izleme alışkanlıklarını kırma isteğinin bir devamı. Belki de “Bu hikayeyi size zaten izlettim. Burjuvanın ötekiye yaptığı haksızlığı görmenize sebebiyet vermiş kasetlerin kim tarafından yollandığının bu saatten sonra ne önemi var ki?” demiş olabilir Haneke.

Bu derece minimalist bir bakış açısı ile bu hikayeyi bu kadar yoğun anlatabilmesi Haneke'nin iyi bir senarist ve yönetmen olduğunu bize gösteriyor. Oyunculuklar filmden beklenildiği üzere oldukça rafine. Özellikle Daniel Auteuil. Eksiği olmaması bir yana fazlalığı da olmaması çok iyi, çünkü entelektüel bir televizyon programcısı karakteri, karikatürize edilseydi filmin gerçekçiliği büyük bir sekteye uğrayabilirdi. Juliette Binoche oynadığı karakter gereği yeteneklerini çok sergileyememiş gibi. Majid'i oynayan Maurice Bénichou ise filme renk katan oyuncu olmuş. Yüzündeki huzur yayan ifade Majid'le özdeşleşmeye itiyor seyirciyi. Bu Haneke'nin filmlerinde pek başımıza gelmeyen bir şey. Karakterin tamamen masum olması ve içinde bulunduğu duruma elinde olmadan gelmesi sonucu oluşan acıma duygusu “Acaba bu da yine yönetmenin seyirciye oynadığı oyunlardan biri mi?” sorusunu aklıma getiriyor.

Cache, usta bir yönetmenden beklenildiği üzere, üzerine oldukça düşünülmüş, ayrıntıların zenginleştirdiği bir film. Hikaye anlatma biçimi olarak yenilikler arayışı açısından heyecan verici bir yapım.

Yönetmen : Michael HANEKE
Senaryo : Michael HANEKE
Görüntü Yönetmeni : Christian BERGER
Yapım : 2005 – Fransa, Avusturya, Almanya, İtalya, ABD - 117 Dk.
Tür : Dram / Gizem / Gerilim

Oyuncular:
Juliette BINOCH
Daniel AUTEUIL
Maurice BENICHOU
Annie GIRARDOT
Lester MAKEDONSKY
Daniel DUVAL

İNCELEYEN : KAAN ÖZCAN

06 Ağustos 2009 Perşembe

Into the Wild (2007)

“What if I were smiling and running into your arms?
Would you see then what I see now?”

Into the Wild bir yol filmi. ‘Varılan yerden çok yolun kendisi önemlidir’ lafını içinde barındırmakla kalmayıp, daha çok; yola çıkarkenki nedenin, sonunda neyi elde etmek istenildiğinin üstünde duran film. Film denildiğine de bakmayın, zira gerçek bir öyküden -daha doğrusunu söylemek gerekirse, Jon Krakauer’in aynı adlı, Christopher McCandless’ın hayatını anlatan kitabından- uyarlama. Yönetmeni de ünlü, yetenekli ve sevdiğimiz bir abimiz olan Sean Penn.

Christopher Johnson McCandless (Chris) okulundan yeni mezun olmuş, notlarının hepsi A veya A- olan, ailesiyle yaşamakta olan ve Harvard Hukuk’a girmek isteyen bir gençtir. Bunun için okul fonunda yeterli bir birikimi ve paranın üstünü tamamlayacak olan, görünüşte iyi bir aileye sahiptir. Lakin “toplum” diye adlandırdığımız boktan şeyle ilgili takıntıları vardır ve yeni bir araba, yeni bir ev, kariyer, sorumluluklar, aile vs. gibi şeylere katlanamamaktadır. İlk başta tipik ergen “hayatım bombok” gençlerinin güzergâhında ilerlemekte olan birisine benzese de, bir gün tüm bunların canına tak etmesi ve alıp başını kimselere haber vermeden ortadan kaybolmasıyla gösterdiği aşırı tepki, onu diğer kesimden güzel kalın bir çizgiyle ayırır. Üstelik bunları yapmasının da boş sebepleri değil, aksine; kendisine göre gayet geçerli sebepleri vardır. Şimdi tek istediği Alaska’ya gidip, doğayla bir olmaktır. İstemediği şeylerden uzak, bir başına, toplumun ve onun koşullarının olmadığı bir yerde bulunmak.

Bunun üzerine Chris okul fonundaki 20bin küsür dolarını yoksulları doyurmak adına hayırsever bir kuruma bağışlar. Sevdiği yazarların kitaplarını alır, arabasıyla yola çıkar. Arabasını terk etmek zorunda kaldığı bir gün geri kalan üç beş dolarını da yakar. İstediği şey toplumun insana dayattığı ve “bu olmadan bunu yapamazsın”lardan kurtulmaktır. Her ne kadar seyircide, göze hala özenti gelmesi veya “salağa bak, sanki dünya değişti onu yakınca di mi” gibi tepkiler oluşması kaçınılmaz olsa da, düşününce; pek çok kişinin beceremeyeceği bir eylemi gerçekleştirmesiyle de aslında gayet de kendi tavrını tamamlayan cesur bir unsurdur bu. Bağımsız olmak veya olmaya çabalamak. Zira Chris önce parasını yakmış olduysa da katettiği yol boyunca durduğu noktalarda geçici işler bularak para kazanmak ister. Büyük Alaska yolculuğu için. Önce paradan kurtulmak sonra para kazanmak her ne kadar Chris’in yaptıklarını çelişkiye düşürür gibi olsa da, sonradan anlaşılan şey; aslında tek istediği ihtiyaçlarını karşılayacak para kazanmaktır. Yeni bir araba yeni bir ev gibi şeylerde gözü zaten yoktur.

Pek çok yerde pek çok insanla tanışır Chris. Nereye gitse herkesin kendi sorunları vardır. Kendi sorunlarından kaçmak ve içindeki pisliği yok etmek amacıyla çıkılan yolculukta tanıştığı herkesin kendi sorunlarının olması farklı bir hüzün katar olaya. Hiç kimse tam olarak mutlu değildir. Hepsinin de mutsuzluk adına geçerli ve istemedikleri bir sebepleri vardır. Yol üzerinde tanıştığı neredeyse her insanı etkiler Chris. Araları bozuk bir hippi çiftin sorunlarına sadece uzaktan bakması ve onlarda bambaşka çağrışımlar oluşturarak, bu sayede birbirlerini dinlemelerini sağlaması garip bir his uyandırır bünyede. Görmüş geçirmiş hippi abimizin de Chris’e dediği gibi; "Bu felaket bir iç görüydü. Yüce İsa! Sen İsa değilsin, öyle değil mi?"

Tanıştığı böylesi insanlardan en akılda kalıcı olanı şüphesiz Hal Holbrook’un canlandırdığı -ki bu performansla en iyi yardımcı erkek dalında oscar’a aday olmuştur- Ron Franz karakteridir. Yıllar önce araba kazasında karısı ve çocuğunu kaybetmiş, bir dönem kendini viskiye vermiş, eski bir asker. Yaşını almış bir büyükbaba. Chris’le tanışması ve aralarında geçen diyaloglar, belki tahmin edilebileceği üzere, dokunaklı.

Tabi bir de Chris’in Alaska macerası var, taban tebip, otostop çekip sonunda vardığı, 3 ayını orada harcadığı… Buna değinmeyi canım istemiyor nedense. İzlenmesi daha hoş olur. Zira filmin gayet hoş bir kurgusu var, yol ve Alaska macerasını sarmalayan. Ki zaten benim de anlatmak istediğim filmin yol kısmı.

Neyse. Hiç istemesem, sevmesem ve beceremesem de hafif ucundan filmin teknik yanlarına değinelim. Öncelikle görüntüler… Muazzam. Görüntü yönetmeni Eric Gautier’in doğayı bize aktarışı tam anlamıyla, büyüleyici. Her planda Chris ikinci, manzaralar birinci sırada resmedilmiş. Böyle olunca da içine dalıp çıkmayı istemediğiniz güzellikte karelerde, aklınızdan binlerce düşünce geçerken buluyorsunuz kendinizi. Ki şahsen ben, turuncu bir günbatımında uçuşan martılar, kumsala vuran dalgalar eşliğinde Chris’in manzarayı -üstelik yavaş çekimde- seyretmesi sırasında ağlayasım bile gelmişti. O derece.

Müziklere gelecek olursak. Pearl Jam’in vokalisti Eddie Vedder’ın elinden çıkma. Her ne kadar en başta şüphe duyulsa da o adamdan, filmin başından sonuna dek o güzel manzaralara, o güzel yolculuğa eşlik eden o güzel müzikler, “oha lan nerdeyim ben” tribine sokunca adamı, “iyi ki de bu pezevenk yapmış” diyesi geliyor insanın. Sadece Eddie Vedder değil tabi, Kaki King ablamızın da filme katkıları mevcut.

Oyunculuklara gelirsek. Chris rolünde Emile Hirsch, bence şahane ve kendisinden beklenmeyen bir oyunculuk çıkarmış diyebilirim. Alaska’ya varışında gördüğü hayvan sürüsünde bakışı unutulmazdı hele. Ve yardımcı erkek oscar’ına aday olmuş amcamız Hal Holbrook. Öffff… Vince Vaughn ve William Hurt’ü de söylemezsek olmaz tabi. Ha hiç mi kötü oyuncu yok filmde. Var. Eblek suratlı Kristen Stewart.

90ların Kerouac’ı diye adlandırabileceğimiz Alexander Supertramp (Chris, yolculuğa başlamadan önce kendisine bu ismi verir) tıpkı Kerouac’ın 50lerde yaptığı gibi yollarda, demiryollarında Amerika’yı tekrar keşfeder. Değişen çok şey vardır tabii ki. Toplum değişmiştir, insanların hayatı algısı değişmiştir, karşılaşılacak şeylerin çokluğu artmıştır, tepkiler farklıdır, mutluluk arayışı değişiktir. Fakat çoğu da boktan değişimlerdir. Belki de sadece iki şey bakidir. Hüzün ve bitmek tükenmek bilmeyen bir arayış…

Yönetmen : Sean PENN
Senaryo : Sean PENN
Görüntü Yönetmeni : Eric GAUTIER
Müzik : Eddie VEDDER
Yapım : 2007 - ABD - 148 Dk.
Tür : Macera / Biyografi / Dram

Oyuncular:
Emile HIRSCH
Marcia GAY HARDEN
William HURT
Jena MALONE
Brian H. DIERKER
Catherine KEENER
Vince VAUGHN
Kristen STEWART
Hal HOLBROOK




Into The Wild - Trailer
Uploaded by toma-uno -

01 Ağustos 2009 Cumartesi

Sinek Sezonu (2009)

Kaan Özcan'dan bildik bi hikayeye kısa yoldan bakan bir film Sinek Sezonu. Fazlaca diyalog sevmeyen, görüntülerle hikayeyi kotarmayı beceren Özcan benim izlediğim bu ikinci filminde çıtayı az daha yükseltmiş. Gelecekte sağlam bir yer edineceğinin sinyallerini veriyor. Her ne kadar seçmiş olduğu konu artık klişeleşmiş de olsa görüntü kullanımı oldukça iyi. Oyuncu yönetimi ise başarısız denecek seviyede.

Sinek Sezonu, geçirdiği trafik kazasının ardından doğup büyüdüğü ve hayatını kurduğunu düşündüğümüz kasabaya dönen Fevzi'nin hikayesini anlatıyor. Geride bıraktıklarıyla, geçmişiyle ve kendiyle hesaplaşma becerisi göstermek istemeyen ama buna zorunlu olan biri. Hikayenin başlangıcında diyalogsuzluk sıkıcı gelmekle birlikte öykünün devamında aslında yerine oturan bir anlatım olduğu ortaya çıkıyor. Kamera kullanımı ve kurgunun da bu yerine oturmuşluk hissine katkı sağladığını belirtmek gerekli. Hele Fevzi'nin bisikletle dolaştığı sahnede kameranın yola odaklanması ve yolun gidip gelerek bulanıklaşması efektiyle sağlanan geçmiş ve gelecek arasında yürüdüğümüz yolun belirsizliği düşüncesi ve bununla birlikte sık sık tökezleme zorunluluğumuzu ortaya koyuşu görülmeye değer.

BAsit ve kısa ama bir o kadar da etikleyici olan bu sahne filmin genelini özetlemekte. Ek olarak Fevzi'nin mezarlıkta çömelirken bisikletinin çalınmasına verdiği tepki de bunu destekliyor; sahip olduklarımız ya da ait olduklarımız bizden bağımsız şekilde yokolurlar/çalınırlar/elimizden alınırlar. Yapacak çok da bişey yoktur. Ancak ardından bakar ve bir iki küfür savurursunuz. Tabi bu bisiklet değil de tüm hayatınız olunca korkulması gereken yönü daha da artıyor. Son olarak bisikleti çalan çocuğun bisikletle birlikte Fevzi'nin gidişinden hemen önceki sahnede arkasından geçip gitmesi de birbirini takip eden ayrıntılar kuralına uymuş. Sahip olduklarımızı kaybederiz ama çokça da onlar etrafımızdayken bile onları farketmeyiz.

Türk sinemasından tanıdığımız Eray Özbal'ın (hatırlarsınız genellikle ikince derece rollerde kötü adam karakterndeydi; Kayıp Kızlar, Melek Yüzlü Cani filmlerinden bazılar) Sinek Sezonu'nda oynaması da ayrıca artı değer. Her ne kadar oyunculuk yönünü Özcan sayesinde çok da ön plana çıkartamasa da duruş ve mimikleri ile birlikte ayrıksılığını ortaya koyuyor.

Not: Kısa zaman içerisinde bazı mekanlarda yapmayı planladığımız kısa film gösterimlerinde Sinek Sezonu'nu da izlemek mümkün olacaktır.

07 Mayıs 2009 Perşembe

Cheri - Cheri (2009)

My Beautiful Laundrette (1985), Dangerous Liaisons (1988), The Van (1996), High Fidelity (2000), Dirty Pretty Things (2002) ve son olarak The Queen (2006) gibi filmlerden tanıdığımız ve sevdiğimiz İngiliz yönetmen abimiz Stephen Frears'ın yeni filmi Cheri Haziran ayında vizyona giriyor. 1920'lerin Paris'inde geçen filmde filme adını veren kişilik Cheri (Rupert Friend) genç ve toy bi delikanlıdır. Lea (Michelle Pfeiffer) ise ona aşkı öğretmek için tutulmuş bir kadındır. Ama zaman ilerledikçe aradaki sahte aşk karşı konulmaz bir bağlılığa dönüşür. Ta ki Cheri'nin annesi onu genç bir kadınla evlenmeye karar verene kadar. Bu noktadan sonra olan bitenler trajik bir aşk hikayesine dönüşür.

Frears'ın, ilk tanıtımı Uluslararası Berlin Film Festivali'nde yapılan filmi için "senaryoyu okuduğumda çok şaaneydi" dediğini belirtmeden geçmeyelim. 3'ü Oscar olmak üzere toplamda 15 ödül alan Dangerous Liaisons'tan sonra Frears'ın Pfeiffer ile ikinci çalışması olan bu film hem bizi gerçek anlamda umut vadeden bir oyuncuyla (Rupert Friend) tanıştırıyor hem de Frears'ın yeni bir "bol ödüllüsü'nü" müjdeliyormuş. (NY Times - Bu elemanlara da güven olmaz ama neyse...) 




27 Nisan 2009 Pazartesi

The International - Uluslararası (2008)

The Guitar - Gitar (2008)

“Bir zamanlar düzgün yürüyen bir kız varmış,
Oysa tamamen aksakmış.
Yeni potinlerinin içinde dimdik yürürmüş,
Ben size söyleyeyim; aslında yalınayakmış.”


Film, Melody içinde kaybolunan kalabalıkların arasında; görülmeden, fark edilmeden, hissetmeden-hissedilmeden ilerliyorken yukarıdaki sözlerle başlar.

Boğazında hızla ilerleyen habis bir tümörün önce sesini kaybettirerek, 2 ay içinde O’nu atomlara ayıracağını, çok sıradan bir durumdan bahseder gibi aktaran doktorunun yanından ayrıldıktan sonra, belli ki bir şok ve idrak edememe hali içinde iş yerine yol alır. Eline kıdem tazminatını tutuşturup, işten çıkaran patronuna sanki doktorundan duyduklarından daha çok isyan eder Melody. Bir sürü değersiz şeyin peşinden giderken asıl kaybettiklerimizi farkına varamayış durumumuzdur bu.

Belki isteyip, istemediğini bile bilmeden tuttuğu şeylerden biri daha avucundan kayıp gider. Aynı gün içinde sevgilisinin kendisini terk etmek üzere olduğunu öğrenmiştir.

Tutunabilecek hiçbir şeyi yoktur ve evine gidip, bileklerini kesmek üzere doldurduğu küvetine uzanır. Bu sefer de jilet ellerinden kaymış ve yerde duran gazetenin kiralık, güzel bir çatı katı dairesi ilanının tam üstüne düşmüştür.

Elindeki tüm nakitle ilandaki kocaman, güzel çatı katını kiralar, kimseye haber vermeksizin ve evinden hiçbir şey almaksızın taşınır.

Bomboş dairede, bomboş yere uzanır. Düşleyebileceğiniz bir geleceğiniz yoksa geçmişi düşlemeniz kadar normal bir şey yoktur. Bu noktada filmde kolaycılık olarak adlandıramayacağımız, yerinde ve dozajında flashbackler kullanılmış.

Bu düşler, Melody’nin çocukluğunda sahip olmayı çok istediği kırmızı bir gitar üzerinedir. Düşlerinden telefonunu bağlamak üzere, dairesine gelen bir görevlinin sesiyle ayrılır. Bir sürü telefon rehberi bırakıp gitmek üzere olan görevliye, telefon rehberinde kendi numarasının yer almasını istemediğini söyler.

Yavaş yavaş soyunmaya başlar, üstündeki tüm giysileri çıkarır, camdan dışarıya atar. Dışarıdakilerin Ona giydirdiklerini, onlara geri vermeye başlamıştır. Artık çıplaktır.

Elinde kredi kartları ve yeni bağlanan telefonuyla baş başa kalmış olan Melody, ilk iş olarak ana karnına dönmek temasıyla tasarlanmış, kocaman bir yatak sipariş eder. Sonrasında evden dışarı hiç adım atmaksızın, kapıya gelen kataloglardan seçtiği ürünleri siparişle, hummalı bir alışveriş içine girer.

Bugüne değin boşa para harcamak olarak gördüğü için cep telefonu dahi edinmemiştir, ama şimdi daha önce sahip olmayı hayal bile etmediği ne varsa edinmek için zamanla yarışmaya başlamış gibidir.

Hiç tatmadığı şarapları, vejetaryen olduğu için yemeyi reddettiği et yemeklerini, adını bile duymadığı tüm lezzetleri dener ve sanki yıllarca aç kalmış gibi büyük bir iştahla tüketir. Özel tasarım aksesuarlar edinir ve onları okşayarak evinde özel köşelere yerleştirir. Yine özel tasarım giysiler alır, onlarla üzerlerinde daha etiketleri duruyorken, tamamıyla kendi istediği gibi yaratmaya başladığı evinde salınarak gezer.

Bu süreçte sadece iki kişiyi görmektedir. Biri siparişlerini eve getiren kargo şirketinde görevli siyah bir adam olan Roscoe, diğeri ise sık sık sipariş verdiği pizzacıda çalışan Cookie adındaki bir kızdır.

Her ikisi de Melody’nin garip gizeminden etkilenmiş ve çekimi altına girmiş gibidirler ve hayatında yer edinmek isterler.

Kısa zaman içinde her şeyin tadına bakmak, hayatındaki tüm açlıklarını gidermek isteyen Melody, şu an yapabileceği, fakat daha önce yaşamadığı ne varsa yaşamakta, denemektedir.

İçinde yaşadığımız tüketim toplumundan bahsederken, o’nu oluşturan düzenin yarattığı aşırı tüketimle birlikte, diğer bir ucu olan tüketememeden de bahsetmek gerekir. Sadece dengesiz dağılımdan, imkânsızlıkların neden olduğu doğal bir sonuç olarak tüketememe halinden bahsetmiyorum; psikolojik olarak da tüketememe…

Pek çoğumuz için, bu düzen içinde öylesine belirsizdir ki yerimiz, kaygan bir zemindedir ki yarınımız, imkânımız dahi olsa sahip olmaya, ihtiyacında olduklarımızı, istediklerimizi erteler ya da vazgeçeriz. Yarın öyle büyük bir boşluktur ki, bolca var olsa bile bugün derin bir nefes almaktan bile korkar bir hale gelmişizdir. Ne zaman geleceğini bilemediğimiz bir yarına erteleriz birçok şeyi. Ve böylece pek çok şey (obje-hayal-amaç); yarın için, belki de yarın hiç ihtiyaç duymayacağımız veya yarın imkânsız olduğu halde saklanmakta, istiflenmektedir.

Bu yüzden Melody’nin çılgıncasına tüketmeye endekslenmiş gibi görünen davranışlarını, geçmişinin ve olmayacak geleceğinin acısını çıkarmaya yönelik bir refleks olarak algılar, anlayamaya çalışırsınız.

Son büyük siparişi çocukluğunda da düşlerini süslemiş olan kırmızı bir elektrogitar ve diğer gerekli amfi, pedal gibi aletler olur.

Yıllardır yolu gözlenen bir sevgiliyi karşılar gibi karşılar kırmızı gitarını, ilk birleşme tutku doludur, bütünleşirler hiç ayrılmak istemezcesine.

Geçmiş yaşamında ne varsa değişmiştir, şimdi sadece istediği şeyleri yaşamaktadır. İstenilmeden yaşanan ilişkiler yoktur, içinde olmak zorunda kalınan durumlar yoktur, yapmakla yükümlü olunan, ama asla yapılmak istenmeyen işler yoktur. Her gün karşılaşılan sefil, ikiyüzlü, çıkar ilişkilerinden, mecburen içinde bulunan her şeyden uzaktadır ve gerçekten onunla olmak istediği için ve O olduğu için onunla olan iki kişi dışında kimse de yoktur hayatında.

Kanserin konaklamak için seçtiği beden ve ruh, aynı beden ve ruh değildir ki artık!

İzleyici olarak yaşamaya devam etmesini istersiniz Melody’nin fark ettikleri ve fark edecekleriyle, değiştirdikleri ve değiştirebilecekleriyle…

Gitar, gerçek bir yaşam öyküsünden yola çıkılarak sinemaya aktarılmış. Menşei nedeniyle baştan, belki doğal bir mesafe koyabileceğim, ama tesadüfen izlediğim bir film. Teması ve başrol oyuncusu Saffron Burrows’ın böyle bir durumu, psikolojiyi çok güzel yansıttığı başarılı oyunculuğu ve yer yer şiirselleştiğini düşündüğüm anlatımı ve de seçimlerimiz, vazgeçtiklerimiz, kaçırdıklarımız üzerine düşündürebildiği için hiç sıkılmadan izlediğim bir film oldu.

Yönetmen : Amy REDFORD
Senaryo : Amos POE
Görüntü Yönetmeni : Bobby BUKOWSKI
Müzik : David MANSFIELD
Yapım : 2008 – ABD - 95 Dk.
Tür : Dram / Müzik / Romantik

Oyuncular:
Saffron BURROWS
Isaach De BANKOLE
Paz de la HUERTA

İnceleyen: PINAR TANER


24 Nisan 2009 Cuma

Waltz With Bashir - Beşir'le Vals (2008)

Savaş Karşıtı bir Belgesel Animasyon olarak, Ari Folman'ın kişisel deneyimlerinden yola çıkmış Beşir'le Vals.

Anlatım dili ve kurgusu olarak gerçekten çok etkileyici bir film... Ari Folman’ın gerçek görüntülerle kameraya aldığı film, bir sonraki aşamada profesyonel sanatçılar tarafından elle çizilmiş. Ama çizim tekniği olarak bakılır ise, naçizane görüşüm yine yakın tarihe bakış açısıyla benzerlikler yakalayabileceğimiz, kıyaslama yapmaya uygun bulduğum, Persopolis'in tarzının daha sembolik ve daha sade oluşuyla daha etkileyici olduğu. Beşir’le Vals’te fazla detay çizimlere boğulmanın yer yer geveze görüntüler yarattığını ve rol çaldığını düşündüğüm oldu.

Bununla beraber film, söylemek istediğini gerçekten çok başarılı bir anlatımla söylüyor. Söyledikleri yeterli mi, işte orası çok tartışılır.

Ari Folman, 19 yaşında 1982’de Beyrut’a giren İsrail ordusu ile İsrailli bir asker olarak savaşa katılıyor. Ancak 20 yıl sonra Sabra ve Şatilla Filistin Mülteci Kamplarında yaşanan katliamı hatırlamadığını, katliamda nerde olduğunu bilmediğini, orda olup olmadığından emin olamadığını, yıllardır görüşmediği bir arkadaşının savaşa dair gördüğü rüya ve halüsinasyonları kendine anlatmasıyla fark ediyor.

Sonrasında da, beraber savaştığı arkadaşlarını ve o süreçte bir arada olması muhtemel insanları arayıp bulup hafızasını tazeliyor. Hayatının o dönemine dönüşüyle, psikanalitik yöntemlerin de yardımıyla savaşta olma halini çözümlemesini, kendini temize çıkarmak için unutmanın, sorumlu olunandan kendini ayrıştırarak kaçmanın, bilinçaltına itmenin ve o bilinçaltının bir şekilde kusuşunu aktarıyor. Bu noktada toplumsal hafıza kaybıyla da aktarılanları örtüştürüyorsunuz.

İşte bu kendini ayırma, kendini sorumlu hissetmeme duygusunun vurgulanması noktasında çok başarılı ve etkileyici. Bu kaçışı bizler de her daim kullandığımızı bildiğimiz için, yabancı olunmayan bir duygu olduğu için. Ancak o zaman rahatlayabildiğimiz için.

Unutma biçimleri geliştiriyoruz çünkü unutulan, örtbas edilen şeyleri hatırlamak, sadece geçmişimize değil, bugün edindiklerimize dair de bir tehdit oluşturur. Çünkü hatırlamak yıkmayı da gerektirir. Oysa bugün sahip olunanlardan vazgeçemediğimiz için unutmayı ve de görmemeyi tercih ederiz.

Film bittiğinde biraz karmaşık bir duyguya kapılıyorsunuz, bu kadar sorgula, vicdanınla hesaplaş, evet ben de Sabra ve Şatilladaydım, orada olanlara göz yumduğum için suçluyum de, ama bak işte asıl suçlu Falanjistlerdi, kıyımı onlar yaptı, diyerek sonlandır. İşte bunu kabullenemiyorsunuz.

İsrailde ve İsrailli olarak yaşananlara suç ortaklığının sadece Sabra ve Şatilla için olmadığını,60 yıldır süre gelen bir savaşın, haksızlığın sorgulamasının da yer alması gerektiğinin ihtiyacını hissediyorsunuz. Kaldı ki Sabra ve Şatilla da olanın sadece Falanjistlerin bir kıyımı ve İsrail devletinin de buna göz yummasına indirgenmesi de kabullenilemez. İşin doğrusunu aktarmak, İsrail Ordusunun Falanjistlerin de yardımıyla Sabra ve Şatilla’da korkunç bir katliam yaptıkları olsa gerek.

Bununla beraber filmin bütününde, psikolojide kendini ayrıştırma denilen durumdan, bunu insanın kendini savunma mekanizmasıyla gelen, günlük hayata devam edebilmeye yönelik bir çözüm olduğundan bahsedilmiş olması bir nebze olsa da şunu da içeriyor, bakın ben yine aynı metodu kullandım, böyle ayrıştırdım, yine kendimi temize çıkardım ve biz insanlar hep bunu yapıyoruz.

Sonuç, kendini-kendi ırkını olanın dışında tutmak, görece daha iyi bir fotoğrafa yerleştirmek, gerçeklerle tam anlamıyla yüzleşmekten kaçınmak oluyor.

Düşünsel-tarihsel anlamda reddedilebilecek birçok şeyi içerse de, esas sözü maalesef, İsrail, kuzey şehirlerinin yıllarca bombalanmasının nedeniyle Lübnan’ı işgal etti, yani savaşa girmeye mecbur kaldı, ama yine de savaş kötü bir şey olsa da, hepimiz bu kadarcık bile hesaplaşsak, bu kadar da olsa dönebilsek sorumlu ve neden olduklarımıza dedirten, her şeyin daha güzel olabileceğine dair yine de küçük bir umut olarak bakılabilir.

İlave etmek isteyeceğim son bir şey filmin anlatımını güçlü kılan bir öğe olarak, gerçekten çok başarılı bulduğum müzik kullanımı. Nihayetinde, bence evet film savaşın kendisine dair eleştiri getirebilmiş ve kullanılan müzik de savaş psikolojisini ve tüm etkisini yansıtmış. Özellikle etkileyici sahnelerden birini de anmadan geçmeyelim; Frenkel’in Beşir’in dev afişinin önünde savaşa adanmanın, Beşir’in, silahın fetişleşmesinin anlatıldığı filme adını veren vals sahnesi, gerçekten güçlü bir anlatımdı. Dediğim gibi film için Max Richter çok güzel parçalar yapmış, Ari Folman da müzikten nasıl yararlanacağını çok iyi bildiğini ortaya koymuş. Ben hemen bir Soundtrack edindim, tavsiye ederim.

Yönetmen : Ari FOLMAN
Senaryo : Ari FOLMAN
Görüntü Yönetmeni : David POLONSKY
Müzik : Max RICHTER
Yapım : 2008 - İsrail/Fransa/Almanya - 90 dk.
Tür : Animasyon / Dram

İnceleyen : PINAR TANER


27 Ekim 2008 Pazartesi

Whisky (2004)

“Kulağında kulaklarıyla, kepengin önünde bekleyen kadın, saatine bakar ve bir iki saniye sonra patron görünür. Adam kepengi kadının geçeceği kadar kaldırır, kendi gayet uzun boylu olduğundan eğilerek geçer. Kadının soyunma odasına girişiyle patron makineleri açmaya başlar. Kadın çıkar ve yukarı kata doğru yol alır. Bu arada diğer işçiler de gelmeye başlar ki fabrikada üç kişi çalışmaktadır. Kadın adama çay getirir, adam panjur ile uğraşmaktadır. Kadın odayı terk eder, çok geçmeden geri gelir ve panjur için bir adam bulabileceğini söyler hemen ardından odayı terk eder.”… Açılış sahnesiyle Koller’in tüm iş hayatı özetlenir ve ikinci gün de aynı şeyleri, aynı anda, aynı noktada tekrar eden şahıslarla Groundhog Day göndermesi filmin hiç de alelade olmadığının gösterisidir.

Hain kardeş portresi çizen Hernan, annesinin hastalığı ve dahi ölümüyle uğraşmış Jacobo’yu ziyaret edeceğini haber verir. Jacobo yalnız olmadığını göstermek için müdüre Martha’dan yardım ister. Evli çift gibi davranmak için tüm gerekli detayları hallederler; yüzükler, resim ve yatak odası…

Ama Hernan tüm bu resmi görüntüye aldırış etmeyerek, utanmadan ve dahi sıkılmadan (piii rezil) yengesine asılmaktan kendini alı koyamaz. Jacobo’nun ruhsuz ve yavan tavırlarına nazaran daha cana yakın ve girişken birisidir. Jacobo Yahudi karakteristiğini en iyi yansıtan kardeştir ve pintiliğiyle ön plana çıkar.

Her daim yalnız başlayıp, mutlu mesut sonlanan romantiklerden ikrah geldiyse (ya da tam tersi dramlardan) ve Groundhog Day hayranıysanız, sizi baya baya etkileyecek bir film.


Yönetmen : Juan Pablo REBELLA, Pablo STOLL
Senaryo : Gonzalo DELGADO, Juan Pablo REBELLA, Pablo STOLL
Görüntü Yönetmeni : Barbara ALVAREZ
Müzik : Pequena Orquesta REINCIDENTES
Yapım : 2004 – Uruguay/Arjantin/Almanya/İspanya - 99 Dk.
Tür : Dram / Komedi

Oyuncular :
Andres PAZOS
Mirella PASCUAL
Jorge BOLANİ
Ana KATZ
Daniel HENDLER

İnceleyen: EMPTYTRASHCAN


24 Eylül 2008 Çarşamba

Brick – Asi Gençlik (2005)

Brain: What did she whisper to you?
Brendan: She called me a dirty word.
Brain: All right, you don't have to tell me.”


Gençlik filmleri ya da velet filmleri her daim embesil olmaya mahkumdur. Embesil olup eğlendirmektir amaçları. Bunlara güzel bir örnek olarak The Faculty’i gösterebiliriz. Hoş ama boş bir filmdir. Hele bir film okulda geçiyorsa ve işin içinde gençler varsa %90 ya abazan gençlerin başından geçen komik olaylar anlatılır, ya da ona yakın bir şeyler. Ha tabi arada şahane istisnalar da vardır, örnek olarak Gus Van Sant’ın The Elephant’ı.

Kendisine böyle bir çizgiyi uygun görmüş bir dalı kendisinden çok daha ciddi ve çok daha derin bir tür olan “kara film”le birleştirmek imkansız gibi görünür. Her ne kadar yapılabilir olsa da, yapılan o film sırıtmaya mahkumdur. Bogart triplerine girmeye çalışan 18-19’luk veletlerin ekranda rol kesmeye çalışmasını seyretmek insanı sinir edebilir çok büyük bir ihtimalle. Böyle bir önyargı geliştirilebilir en azından haklı bir gerekçe olarak. Lakin teorinin pratikte her zaman, ve iyi ki de, işe yaramadığını çok şahane bir örnekle tekrar gözlemliyoruz. Rian Johnson’ın 2005 yapımı Brick filmiyle bu defa…

Filmin kısaca konusuna değinmek gerekirse… Öğlenleri tek başına yemek yiyerek okuldaki bütün gruplardan uzak durmaya çalışan Brendan, bir süredir haber alamadığı eski kız arkadaşından gizemli bir telefon alıyor. Emily kısa süren telefon görüşmesinde, Brendan'dan yardım istiyor... Emily hakkında bilgi toplamaya çalışan Brendan, bir süre sonra eski kız arkadaşının cesedini buluyor ve yakın bir arkadaşının yardımı ile okulun karanlık yeraltı gruplarına girerek kız arkadaşının gizemli ölümünü araştırmaya başlıyor.

Şahsen oldukça beğendiğim güzel bir harman olmuş filmin konusu. Sanki, birisi tarafından tutulan özel dedektifin filmin sonuna dek süren gizemli araştırmasını izliyoruz. Arada ufak farklar var tabi. Dedektifimiz ergenlik çağındaki bir öğrenci mesela. Filmin geri kalan tüm karakterleri gibi.

Karakterler bazında incelersek… Süre giden araştırma boyunca “sözde” dedektifimizi, anlattıkları ve yaptığı seçimlerle git gide tanıdığımız, birilerine sataşmadan önce gözlüğünü kılıfına koyan, bir protagonist var karşımızda. Yeterince soğuk bir karakter ama yine de özdeşleşebildiğiniz birisi. Daha da önemlisi film boyunca, kendisinden bekleyemeyeceğiniz bir şekilde, git gide artan karizması… (ki River Phoenix’ten Heath Ledger’a oradan Humphrey Bogart’a kadar uzanabilecek bir karizma bu) Yan karakterlere örnek verecek olursak, dedektifimizin sürekli akıl aldığı ortağı yerine filmde gözlüklü nerd’ün teki var. Konuştukları yer de masa başı değil, okulun tenha bir bölgesi. Dedektifi cezp etmeye çalışan çekici kadın karakter ise -filmi izleyerek ilerleyen dakikalarında daha iyi anlayabileceğiniz üzere- tam yerinde bir film-noir karakteri. Dedektifimizi bu “case”den almaya çalışan “chief” ise okul müdürü. Böylesine hoş bir şekilde yedirilmiş film-noir karakterleri var karşımızda adeta.

Oyunculuklar ise yerli yerinde. Üst derece bir oyun yok, kendi boylarını aşmıyor aktörler ve aktrisler. Yine de Laura’nın oyunculuğu ve güzelliğinin kalbimde hep ayrı bir yeri olacak diye de belirtmeden geçmek istemiyorum.

Müzik kısmına da değinelim unutmadan. Yok yok değinmeyelim. Müziklere bayılacaksınız. Sadece bunu söylüyorum. Oturduğunuz yerde sizi germeyi başarabilecek kadar şahane müziklere sahip film ve izleyerek tecrübe etmeniz çok daha keyifli olacaktır eminim.

Bunların dışında senaryo ve yönetime değinecek olursak eğer… Konunun şahane bir işlenişi var karşımızda. 110 dakika gibi kendine göre yeterince uzun bir senaryo ve bunun içine serpilmiş; her film-noir’da olduğu gibi zeki, tatminkar ve en az iki favori cümle bulabilecek kadar güzel diyaloglar var. Bunlardan en favorim ise incelemenin başında yaptığım alıntı. Filmi alnından öpmeme yetecek kadar güzel bir diyalogdu. Görüntüler açısında ise gayet hoş ve minimal kadrajlar var filmde. Bunların arasında ise en bayıldığım baş karakterimizin kitap okuyup birisini beklediği sahneydi… Şöyle kısa bir cümleyle özetleyebiliriz aslında… Yeri geldiğinde film-noir atmosferini, yeri geldiğinde bağımsız film atmosferini yansıtan; bazen ikisini birbiriyle harmanlayan gayet güzel görüntülerden oluşuyor film.

Filmi yazan & yöneten Rian Johnson henüz 35 yaşında. Filmin senaryosunu 1999 yılında yazmış ve o günden 2005’e kadar film için para toparlamaya çalışmış. Sonrasında da filmi çekmiş. Demek ki neymiş? İstenilince oluyormuş. Se7en izlediğimden beridir aklımda yer tutan “film-noir türünde film çekme” projemi, başkasının gayet ayakları yere basan bir filmle ve kendi topladığı parayla gerçekleştirmesi insanı gaza getirmiyor değil. Sinemanın da güzelliği burada işte. Anlatmak istediğini her türlü yere çekip anlatabilmen…

Yönetmen : Rian JOHNSON
Senaryo : Rian JOHNSON
Görüntü Yönetmeni : Steve YEDLIN
Müzik : Nathan JOHNSON
Yapım : 2005 – ABD - 110 Dk.
Tür : Suç / Dram / Gizem

Oyuncular:
Joseph Gordon-LEVITT
Nora ZEHETNER
Lukas HAAS
Noah FLEISS
Matt O’LEARY
Emilie de RAVIN
Noah SEGAN